- Yalçınkaya/Türkiye [BD] (B. No: 15669/20, 26.09.2023): ByLock kullanımının tek başına “otomatik” silahlı terör örgütü üyelik delili sayılması İHAS m.6, 7 ve 11’i ihlal eder; sorun sistemik niteliktedir
- Şaban Yasak/Türkiye [BD] (B. No: 36546/22, 05.05.2026): Geniş bir delil yelpazesi bulunsa dahi, suçun manevi unsurunun (mens rea) başvurucu özelinde bireyselleştirilmiş biçimde ortaya konması İHAS m.7’nin gereğidir; ayrıca cezaevi koşulları m.3’ü ihlal etmiştir
- Sonuç: TCK m.314 kapsamındaki her yargılamada hem maddi unsur (organik bağ, süreklilik-çeşitlilik-yoğunluk) hem manevi unsur (bilerek ve isteyerek hareket etme) somut ve bireysel delillerle ispatlanmalıdır
- Pratik yol: CMK m.311/1-f uyarınca yargılamanın yenilenmesi, AİHM’in Demirhan, Bozyokuş, Karslı ve Seyhan grubu takip kararlarıyla güçlenen bir hukuki zemine sahiptir
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi’nin 26 Eylül 2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya/Türkiye ve 5 Mayıs 2026 tarihli Şaban Yasak/Türkiye kararları, Türk ceza hukukunun TCK m.314 kapsamında silahlı terör örgütü üyeliği suçunu uygulayışı bakımından dönüm noktası niteliğindedir. Yalçınkaya kararı, ByLock kullanımına dayanan mahkûmiyetlerin İHAS m.6, 7 ve 11 yönünden ihlal teşkil ettiğini ve sorunun sistemik olduğunu tespit etmiş; Yasak kararı ise bu çizgiyi manevi unsur (mens rea) ekseninde derinleştirerek, bireyselleştirilmiş bir kast tespitinin İHAS m.7 koruması altında olduğunu ilan etmiştir. Bu yazıda her iki kararı TCK m.314 dogmatiği çerçevesinde inceliyor, güncel FETÖ/PDY yargılamalarına ve yargılamanın yenilenmesi sürecine etkilerini değerlendiriyoruz.
📋 İçindekiler Tablosu
Not: Bu makale hukuki bir değerlendirme yapmakta olup, herhangi bir yapının terör örgütü olup olmadığına dair bir tartışmaya girmemektedir. Bir yapının terör örgütü olarak nitelendirilmesi ancak kesinleşmiş bir mahkeme kararı ile mümkündür; bu makalenin konusu, somut olarak kovuşturulan kişinin örgütle bağının ve manevi unsurun varlığının nasıl ispatlanması gerektiğidir.
TCK m.314 Kapsamında Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Suçunun Unsurları
TCK m.314’te düzenlenen silahlı örgüt suçu, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun (TCK m.220) nitelikli bir görünümüdür; m.314/3 uyarınca m.220’nin diğer hükümleri de bu suç için uygulandığından aralarında genel-özel norm ilişkisi vardır. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu m.1 ise terör kavramını tanımlayarak, siyasi amaç güden örgütlü suçlulukla genel suç örgütünü ayırır; bir örgüt, TMK’da sayılan yöntemleri kullanarak siyasi amaç güdüyorsa silahlı terör örgütü olarak nitelendirilir.
Maddi Unsurlar: Hiyerarşik Yapı ve Organik Bağ
Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre örgütün varlığı için taraflar arasında soyut bir birleşme yetmez; gevşek dahi olsa bir hiyerarşik yapı ve emir-komuta zinciri zorunludur. Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin tanımına göre örgüt üyesi, örgütün amacını benimsemiş, hiyerarşik yapısına dahil olmuş ve kendi iradesini örgüt iradesine teslim etmiş kişidir (Y. 16. CD, T: 24.04.2017, E: 2015/3, K: 2017/3). Bu organik bağ canlı, geçişken ve etkin bir bağdır; münferit bir buluşma, mali işlem veya bir mesajlaşma uygulamasının indirilmesi gibi tek başına fiillerden hareketle örgüt üyeliğine hükmedilmesi suçun yasal tanımının dışına çıkar.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi ayrıca, faaliyetlerin süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk göstermesi şartını aramaktadır (Y. 16. CD, T: 20.03.2018, E: 2017/4012, K: 2018/755). FETÖ/PDY yargılamalarında bu kriterin esnetilmesi, ByLock kullanımının tek başına “ancak örgüt üyelerince yapılabilecek bir eylem” olarak yorumlanması suretiyle suçun maddi unsurunun otomatikleştirilmesine zemin hazırlamıştır — Yalçınkaya kararının tam olarak eleştirdiği nokta budur.
Manevi Unsur: Doğrudan Kast ve Hata Hükümleri
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve silahlı terör örgütü üyeliği, doğrudan kastla işlenebilen suçlardandır; TCK m.220’nin gerekçesinde bu açıkça belirtilmiştir. Failin örgütün varlığını, niteliğini ve amaçlarını bilmesi; bu bilgi temelinde örgüte katılma iradesini açıklaması ve bu iradenin süreklilik göstermesi gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 26.09.2017 tarihli, E: 2017/16-956, K: 2017/370 sayılı kararı bu noktada belirleyicidir: hukuki zeminde faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşunun sonradan terör örgütüne dönüşmesi mümkündür ve böyle yapılara dahil olup oluşumun terör örgütü olduğunu bilmediğini iddia eden kişiler için TCK m.30/1’deki hata hükmü uyarınca değerlendirme yapılması gerekir. Bu içtihat, FETÖ/PDY yargılamalarında büyük ölçüde göz ardı edilmiştir.
Yalçınkaya/Türkiye Büyük Daire Kararı (26.09.2023)
Başvurucu Yüksel Yalçınkaya, Kayseri’de öğretmenken 672 sayılı KHK ile ihraç edilmiş, 9 Eylül 2016’da tutuklanmış ve 21 Mart 2017’de Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi tarafından TCK m.314/2 uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Mahkûmiyet üç olguya dayanmıştır: ByLock kullanımına dair MİT/emniyet raporları, Bank Asya’ya yaklaşık 1.000 Euro yatırılması ve FETÖ/PDY’ye müzahir kabul edilen bir sendika (Aktif Eğitimciler Sendikası) ile bir derneğe üyelik.
İHAS m.7: ByLock’un “Otomatik” Delil Sayılması
Büyük Daire, TCK m.314/2’nin lafzının yeterince açık ve öngörülebilir olduğunu kabul etmiş; sorunun kanunun kendisinde değil, somut olayda mahkemelerin ByLock kullanımına ilişkin olgusal bir bulgudan suçun tüm kurucu unsurlarının gerçekleştiğine dair otomatik bir sonuca atlamak suretiyle bu hükmü uygulamış olmasında olduğunu tespit etmiştir. Mahkemeye göre bu durum, “neredeyse otomatik bir suç karinesi oluşturmuş ve başvuranın kendisini suçlamalardan aklamasını neredeyse imkânsız hale getirmiştir.” Ayrıca ulusal mahkemelerin “münhasırlık” (ByLock’un yalnızca örgüt üyelerince kullanıldığı) ve “örgütsel kullanım” (uygulamanın indirilmesinin örgütün talimatıyla gerçekleştiği) argümanlarına ilişkin ciddi metodolojik boşluklar bıraktığı saptanmıştır.
İHAS m.6 ve m.11 İhlalleri
Mahkeme, ByLock’a ilişkin teknik tespitlerin MİT tarafından yargılama dışı bir bağlamda elde edildiğini ve ulusal mahkemelerin -Yargıtay dahil- bu tespitlerin metodolojisini bağımsız biçimde sorgulamadığını belirleyerek adil yargılanma hakkının (m.6) ihlal edildiğine hükmetmiştir. Ayrıca sendika ve dernek üyeliğinin mahkûmiyet gerekçesi olarak kullanılmasının, toplantı ve dernek kurma özgürlüğünü (m.11) ihlal ettiğine karar vermiştir — bu tespit, yasal yollarla kurulmuş yapılara üyeliğin, sonradan terör örgütü olarak nitelendirilse dahi doğrudan ceza yaptırımına dayanak olamayacağını ortaya koyması bakımından önemlidir.
Mahkeme kararın sonunda çarpıcı bir tespit yapmış: ihlalin münferit olmadığını, sistemik nitelikte olduğunu ve önünde aynı yapıdaki 8.000’i aşkın benzer başvurunun beklediğini açıkça ifade etmiştir. Bu, İHAS m.7 kapsamında Mahkeme’nin Türkiye aleyhine verdiği ilk ihlal kararı olması bakımından da teknik bir özellik taşımaktadır.
Şaban Yasak/Türkiye Büyük Daire Kararı (05.05.2026)
Şaban Yasak davası, Yalçınkaya çizgisinin pekiştirilmesi ve manevi unsur boyutunun derinleştirilmesi bakımından kritik bir takip dosyasıdır. Başvurucunun 2011-2014 yılları arasında FETÖ/PDY’nin “mahrem yapılanması” içinde “Büyük Bölge Talebe Mesulü” sıfatıyla yer aldığı kabul edilerek 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Mahkûmiyete esas alınan deliller Yalçınkaya’dakinden daha geniştir: etkin pişmanlıktan yararlanan tanık beyanları, HTS kayıtları, örgüte ait kabul edilen bir şirket tarafından sigorta primlerinin ödenmesi ve Bank Asya’ya para yatırılması.
AİHM İkinci Dairesi 27.08.2024 tarihinde oy birliğiyle “ihlal yoktur” sonucuna varmış, ancak başvurucunun talebi üzerine dosya Büyük Daire’ye sevk edilmiştir — AİHM içtihadında Daire kararının Büyük Daire tarafından bozulduğu nadir örneklerden biridir. Büyük Daire, İHAS m.7 yönünden 11’e 6 oy çoğunluğuyla, m.3 yönünden ise oy birliğiyle ihlal tespit etmiş; başvurucuya 2.800 Euro manevi tazminat ve 9.050 Euro yargılama gideri ödenmesine hükmetmiştir.
Yalçınkaya’dan Ayrılan Yön: Bireyselleştirilmiş Kast Tespiti
Yalçınkaya’da mesele “ByLock üyelik mi değil mi” sorusuyken, Yasak’ta mesele “delillerin birlikte değerlendirildiğinde dahi suçun manevi unsurunun başvurucu özelinde nasıl tespit edildiği” sorusuna evrilmiştir. Büyük Daire, başvurucunun mahkûmiyetinin daha geniş bir delil yelpazesine dayandığını kabul etmiş; ancak bu çoğul delilin dahi suçun tüm unsurlarının bireyselleştirilmiş bir analizle ortaya konması yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığını vurgulamıştır. Mahkemeye göre İHAS m.7, yalnızca suçun maddi unsurları değil manevi unsurları yönünden de yasallık ve öngörülebilirlik gereği duyar.
Türk mahkemelerinin bu davada düştüğü temel hata, başvurucunun suç işleme kastını bireysel ve somut şekilde ortaya koymak yerine, “örgüte” ilişkin genel değerlendirmeleri bireysel kastın ikame edici unsuru olarak kullanmış olmalarıdır. Başvurucunun eğitim alanındaki rolü mahkûmiyet için belirleyici sayılmış; ancak bu rolün şiddet içeren faaliyetlerle bağlantısı bireysel düzlemde gösterilmemiştir.
“Guilt by Association” Yaklaşımının Reddi ve Cebir-Şiddet Bağlantısı
Karar, cezaların şahsiliği ilkesinin İHAS düzlemindeki ifadesini güçlendiren bir çıkış yapmaktadır: bir kişi salt bir yapıyla ilişkilendirildiği varsayımıyla (“guilt by association”) cezalandırılamaz. Büyük Daire ayrıca, TCK m.314’teki suçun aslen “silahlı terör örgütü” üyeliği olması nedeniyle manevi unsurun, yapının şiddet içeren yöntemlerine yönelik bir bilinci de içermesi gerektiğini vurgulamıştır. Başvurucunun 2011-2014 döneminde yapının silahlı eylemlere yöneleceğini bilebilecek konumda olduğunun somut delillerle ortaya konması gerekirdi; mahkemeler bunun yerine sonraki tarihlerdeki nitelendirmeden hareketle geriye dönük bir kast inşası yoluna gitmiştir.
“Milat” Tarihi Tartışmasının Reddi
Türk yargı pratiğinde benimsenen “17 Aralık 2013 milat” yaklaşımı -bu tarih sonrası yapıyla bağlantılı her faaliyetin terör örgütü üyeliği kastını ortaya koyduğu varsayımı- Yasak kararıyla açıkça reddedilmiştir. Mahkemeye göre belirlenmiş tarihler esas alınarak ve varsayımlarla kişiye ceza verilemez; başvurucunun ilgili tarihte yapının amaçlarını ve şiddet içeren yöntemlerini bildiğinin somut delillerle ortaya konması gerekir.
İHAS m.3: Cezaevi Koşulları İhlali
Yasak kararının ikinci ihlal tespiti, başvurucunun Çorum Cezaevi’ndeki tutulma koşullarına ilişkindir. Mahkeme; aşırı kalabalık, yaklaşık 14 ay boyunca yerde şilte üzerinde yatma, yetersiz hijyen ve mahremiyet eksikliğinin insan onurunu zedeleyici muamele düzeyine ulaştığını saptamıştır. Bu tespit, olağanüstü hal döneminde infaz kapasitesinin üzerinde tutuklunun cezaevlerine yerleştirilmesinin yapısal bir kötü muamele riski doğurduğunu münferit bir başvurucu bağlamında tescil eden ilk Büyük Daire kararı niteliğindedir.
Güncel FETÖ/PDY Yargılamalarının Durumu
Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın Tutumu
Yalçınkaya sonrası Türk yargısının tepkisi karmaşıktır. Yargıtay 3. Ceza Dairesi (eski 16. Daire) bazı kararlarında “mahrem yapılanma” iddiasının davayı Yalçınkaya’dan ayrı bir kategoriye taşıdığı yorumunu geliştirmiş; öte yandan ByLock tespitinin tek başına yeterli olmadığını, Bank Asya hesap hareketlerinin tek başına suç unsuru oluşturmayacağını belirten kararlar da vermiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa m.90/5 gereğince Yalçınkaya kararını üstün norm olarak gözetme yükümlülüğü altında olmakla birlikte, kamu görevinden çıkarmaya ilişkin bireysel başvurularda Anayasa m.15 kapsamında olağanüstü hal dönemi “tedbiri” yaklaşımını sürdürme eğilimi göstermektedir. Danıştay 5. Dairesi ise ByLock tespit tutanaklarını “irtibat ve iltisak” için yeterli görerek kamu görevinden çıkarma işlemlerini onamaya devam etmekte, davacıların Yalçınkaya atıflarını genellikle esastan tartışmadan geçmektedir.
CMK m.311 Yargılamanın Yenilenmesi ve Takip Kararları
AİHM kararları, CMK m.311/1-f gereğince yargılamanın yenilenmesi nedenlerinden birini oluşturur. Anayasa Mahkemesi’nin İbrahim Er ve Diğerleri kararında benimsenen yaklaşım, bir AİHM ihlal kararının başkaca dosyalarda “yeni olay” niteliği kazanabileceğini ortaya koymuştur (CMK m.311/1-e). AİHM, Yalçınkaya sonrası önündeki binlerce dosyayı sistematik biçimde sonuçlandırmaya başlamıştır:
| Karar | Tarih | Başvurucu Sayısı |
|---|---|---|
| Demirhan ve Diğerleri/Türkiye | 22.07.2025 | 239 |
| Bozyokuş ve Diğerleri/Türkiye | 16.12.2025 | 132 |
| Karslı ve Diğerleri/Türkiye | 16.12.2025 | 1.436 |
| Seyhan ve Diğerleri/Türkiye | 16.12.2025 | 852 |
Bu dört kararda toplam 2.659 başvurucu bakımından, ByLock kullanımının “tek başına ve kesin” üyelik delili sayılmasına dayanan mahkûmiyet pratiğinin İHAS ihlaline yol açtığı sonucuna varılmıştır. Kararlar, tespit edilen sorunun “olaylara özgü münferit hatalardan değil, Türk yargısının yapısal ve yeknesak bir yorum pratiğinden” kaynaklandığını yeniden teyit etmektedir. Yasak kararı bu çizginin manevi unsur boyutundaki tamamlayıcısıdır.
Eleştirel Değerlendirme: Dört Eksen
- Kanunilik ekseni: Bir suç tipinin yasada öngörülmüş olması yetmez; uygulamasının da öngörülebilir olması gerekir. ByLock kullanımının otomatik olarak tüm suç unsurlarının kesin kanıtı sayılması, yasanın lafzından çıkarılamayan genişletici bir yorumdur.
- Bireyselleştirme ekseni: Ceza hukuku kolektif bir sorumluluk hukuku değildir. Hem maddi unsur (organik bağ, süreklilik-çeşitlilik-yoğunluk) hem manevi unsur, her sanık özelinde delillere dayanarak inşa edilmelidir.
- Manevi unsur (mens rea) ekseni: Yasak kararının Yalçınkaya’ya en belirgin katkısı, m.7 korumasının yalnızca maddi değil manevi unsurları da kapsadığını vurgulamasıdır. Failin “bilerek ve isteyerek” hareket ettiğinin somut delillerle ortaya konması zorunludur.
- Milat tarihi ekseni: Ulusal mahkemelerin TCK m.30/1 değerlendirmesinde 17-25 Aralık 2013, MGK kararları veya 15 Temmuz 2016 tarihlerini her sanık bakımından yeknesak uygulamaması, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkesini zedelemektedir.
Bu dört eksen birlikte ele alındığında, AİHM’in ortaya koyduğu standartların klasik Türk ceza hukuku doktriniyle de uyumlu olduğu görülür: suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve buna bağlı silahlı terör örgütü üyeliği suçu doğrudan kastla işlenebilen bir suçtur; failin bilgisizliği kastı ortadan kaldırır (TCK m.30/1). Pratik düzlemde, müdafilerin Yasak kararını ilk derece yargılamasından bireysel başvuruya ve yargılamanın yenilenmesi taleplerine kadar her aşamada aktif biçimde kullanmaları; suçun manevi unsurunun somut yargılama dosyasında bireyselleştirilmiş cevabının talep edilmesi gerekmektedir.
Sonuç
Yalçınkaya ve Yasak kararları ışığında, TCK m.314 kapsamında yapılacak her yargılamada şu ilkeler gözetilmek zorundadır: (i) örgütün varlığının kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla saptanmış olması, kovuşturulan kişinin o örgütle organik bağı bulunduğunu otomatik olarak göstermez; bağın somut delillerle, süreklilik-çeşitlilik-yoğunluk kriterleri çerçevesinde bireysel olarak ispatı gerekir. (ii) Suçun manevi unsuru, failin yapının niteliğini ve şiddet içeren yöntemlerini bilerek ve isteyerek hareket ettiğine ilişkin somut delillerle ortaya konmalıdır; salt bir yapıyla ilişkilendirilme kast varsayımı yaratamaz. (iii) Sonradan yapılan hukuki nitelendirmeden geriye dönük çıkarımlarla geçmiş eylemler suç haline getirilemez. (iv) Anayasal hakların kullanımı (sendika veya dernek üyeliği gibi) tek başına ceza yaptırımına dayanak oluşturamaz.
Türkiye’deki güncel FETÖ/PDY yargılamalarının ve özellikle yargılamanın yenilenmesi süreçlerinin AİHS standartlarına uyumu, hâlâ önemli bir hukuki gerilim alanı oluşturmaktadır. Bu konuda AYM’ye bireysel başvuru veya AİHM’e başvuru süreçlerinde değerlendirme yaptırmak isterseniz, İzmir (Bayraklı Adliyesi) ve Bodrum/Muğla Adliyesi başta olmak üzere hizmet veren büromuzla iletişime geçebilirsiniz.
Bu değerlendirmenin tam akademik metnini, dipnotlu kaynakça ve tüm karar atıflarıyla birlikte PDF olarak inceleyebilirsiniz: AİHM Yalçınkaya ve Yasak Kararları Bilgi Notu (PDF).
Sıkça Sorulan Sorular
Yalçınkaya kararı ne anlama geliyor?
AİHM Büyük Dairesi, 26.09.2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararında, ByLock uygulamasını kullanmış olmanın tek başına ve otomatik olarak silahlı terör örgütü üyeliği suçunun tüm unsurlarının kesin kanıtı sayılmasının İHAS m.6, 7 ve 11’i ihlal ettiğine hükmetmiş; bu sorunun münferit değil sistemik olduğunu tespit etmiştir.
Şaban Yasak kararı Yalçınkaya’dan farklı olarak ne getiriyor?
Yasak kararı, daha geniş bir delil yelpazesi (tanık beyanları, HTS kayıtları, sigorta primleri, banka işlemleri) bulunsa dahi, suçun manevi unsurunun (mens rea) başvurucu özelinde bireyselleştirilmiş bir analizle ortaya konması gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca cezaevi koşullarının İHAS m.3’ü ihlal ettiğine ayrıca hükmetmiştir.
Bu kararlar mahkûm olan herkes için otomatik tahliye veya beraat sağlar mı?
Hayır. Kararlar, AİHS standartlarına uygun bireyselleştirilmiş bir yargılama yapılması gerektiğini ortaya koyar; doğrudan ve otomatik bir sonuç doğurmaz. Etkili olabilmesi için CMK m.311/1-f kapsamında yargılamanın yenilenmesi talebiyle somut dosyanın yeniden değerlendirilmesi gerekir.
Yargılamanın yenilenmesi talebi nasıl yapılır?
AİHM’in kesinleşmiş bir ihlal kararı, CMK m.311/1-f uyarınca yargılamanın yenilenmesi nedenlerindendir. Doğrudan Yalçınkaya veya Yasak başvurucusu olmayanlar bakımından ise, AYM’nin İbrahim Er ve Diğerleri kararında benimsenen yaklaşım uyarınca bir AİHM ihlal kararının başkaca dosyalarda CMK m.311/1-e kapsamında “yeni olay” niteliği kazanabileceği ileri sürülebilir.
“Milat tarihi” (17 Aralık 2013) yaklaşımı neden sorunlu?
Türk yargı pratiğinde bu tarih sonrası yapıyla bağlantılı her faaliyetin otomatik olarak terör örgütü üyeliği kastını ortaya koyduğu varsayılmaktaydı. Yasak kararı bu yaklaşımı açıkça reddetmiş; belirlenmiş tarihler esas alınarak varsayımla ceza verilemeyeceğini, kişinin ilgili tarihte yapının şiddet içeren amaçlarını bildiğinin somut delillerle ortaya konması gerektiğini vurgulamıştır.
Bu sayfadaki bilgiler genel bilgilendirme ve akademik değerlendirme amaçlıdır, somut olayınıza özgü hukuki danışmanlık yerine geçmez ve sonuç garantisi teşkil etmez.
⚖️ Av. Kadri İnce tarafından güncel AİHM içtihadı ve Yargıtay kararları çerçevesinde kaleme alınmıştır. Yazarın bu alandaki önceki akademik çalışması için: İnce, Kadri, “Türk Ceza Hukuku’nda Örgütlü Suçluluk ve Silahlı Terör Örgütü”, Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi (ERÜHFD), C. XV, S. 1, 2020, s. 241-269.

Av. Kadri İnce, LL.M.
Kurucu Ortak · İnce & İnce Hukuk Bürosu
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu; Süleyman Demirel Üniversitesi Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı'nda "Ceza Muhakemesinde Hukuka Aykırı Delillerin Değerlendirilmesi Yasağı" başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamlamıştır. Ceza hukuku, gayrimenkul hukuku ve insan hakları hukuku alanlarında çalışmaktadır.