ÖZET: Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın
kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki
açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarını
saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” demesi, kural olarak yeterlidir.
YHGK E: 2015/22-1074 K: 2015/1623 T: 17.06.2015


DAVA: Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan
yargılama sonunda; Kayseri 1.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne
dair verilen 20.12.2013 gün ve 2012/560 E.-2013/826 K. sayılı kararın
incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 22.Hukuk
Dairesinin 04.03.2014 gün ve 2014/3765 E.-2014/4756 K. sayılı ilamı ile;

(...Davacı vekili, müvekkili işçinin davalıya ait işyerinde kesintisiz
çalıştığını, davalı işverenin iş sözleşmesinin devam ettiği bir tarihte
müvekkili işçiyi resmi kayıtlarda işten çıkmış gibi gösterdiğini, daha
sonra ise kayden yeniden işe girişinin yapıldığını, muvazaalı işe girdi
çıktı işlemlerinde işverenin amacının işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesiyle
verilen ücret zamlarından işçiyi mahrum etmek ve yeni bir
sözleşmeyle işe başlamış gibi göstererek işçi ücretlerinin asgari ücret
seviyesine düşürülmesi olduğunu, kanuna karşı hile olan bu işlem sonucunda
müvekkilinin ücretinin işyerine yeni girmiş bir işçi gibi asgari
ücret seviyesine indirildiğini, toplu iş sözleşmesiyle getirilen ücret zamlarından
yararlandırılmadığı gibi ikramiye hakedişlerinin düşürüldüğünü,
geçersiz sayılması gereken bu işlem nedeniyle doğan fark işçilik
alacaklarının ödenmediğini ileri sürerek, fark aylık ücret ve fark ikramiye
alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili, öncelikle zamanaşımı def'ini ileri sürerek, davacı işçinin
müvekkiline ait işyerinde çalışmasının aralıklı olduğunu, önceki
dönem çalışması sonunda davacının serbest iradesiyle işverene dilekçe
vererek iş sözleşmesini sonlandırdığını ve tüm haklarını alarak işvereni
ibra ettiğini, daha sonra ise müracaatı üzerine tekrar işe başlatıldığını,
davacı gibi diğer işçilere de işten ayrılışları sebebiyle ya ihbar sürelerinin
kullandırıldığını ya da ihbar tazminatlarının ödendiğini, ayrıca kıdem
tazminatlarının ve sair alacakların da eksiksiz olarak ödendiğini,
taraflar arasında yapılan yeni sözleşme ve belirlenen yeni ücretten de
sendikanın haberdar olduğunu, ne sendikanın ne de davacının ücrete
herhangi bir itirazda bulunmadığını, davacının dava konusu alacaklara
hak kazanmadığını, ayrıca davanın belirsiz alacak davası şeklinde
açılamayacağını beyanla davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı
gerekçeyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Karar taraflar vekillerince temyiz edilmiştir.
Taraflar arasında öncelikle çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, davanın
belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için gerekli şartları
taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmaktadır.
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz
alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.
6100 Sayılı Kanun'un 107. maddesine göre,
"(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam
ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya
bunun imkânsız olduğu hâllerde alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir
miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı
veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün
olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın
davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
(3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası
da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."
Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Adalet Komisyonu tarafından, esasen baştan miktar veya değeri
tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan
kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak
arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının
sağlanması gerekçesi üzerinde durularak ihdas edilmiş ve
nihayetinde kanunlaşmıştır.
Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın
açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin
tam ve kesin olarak davacı tarafca belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe
hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen
miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi
durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.
Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava
açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi
mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkansız olmalıdır. Açılacak
davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir
dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukuki
yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukuki yararın bulunduğundan
söz edilemez. Özellikle, kısmi davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate
alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hallerde
bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla,
alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz
alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın
mümkün olmadığına işaret edilmiştir.
6100 Sayılı Kanun'un 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol
gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında,
karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı
veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu
anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın
davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına
alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu
delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu
(örneğin bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali
açıklanmıştır.
Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde
bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere
dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün
olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın
elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği
durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması,
talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek
olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun
belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır (H. Pekcanıtez,
Belirsiz Alacak Davası, Ankara 2011, s. 45; H. Pekcanıtez/O. Atalay/M.
Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 448). Sadece
alacak miktarında taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da miktarın
tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli
sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak
kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü, zaten
uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme
önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkana
sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile
ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.
Davacının talep ettiği alacağı belirlemesi objektif olarak mümkün,
ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü
şekilde (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak
davası açılacağından söz edilemez. Çünkü, bir alacağın belirlenmesi
ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını
çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda
olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz
alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel
ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.
Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak
delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair
işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası
açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine
gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli
değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava
açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz
(C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 225).
Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı
davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz
edilemez. Her bir davaya konu alacak bakımından, belirsiz alacak davasına
ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak, belirleme yapılması
gereklidir.
Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı
hallerde (Örn: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50, 51,56), hakimin
kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden,
davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut
değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu
kabul edilmelidir. Örneğin, iş hukuku uygulamasında, Yargıtayca fazla
çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının
yazılı belgelere ve işyeri kayıtlarına dayanmayıp, tanık anlatımlarına
dayanması halinde, hesaba esas alınan süre ve alacağın miktarı nazara
alınarak takdir edilecek uygun oranda hakkaniyet indirimi yapılması
gerekliliği kabul edilmektedir. Bu halde, tanık anlatımlarına
dayanılarak hesaplanan alacak miktarından hakimin takdir yetkisine
bağlı olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, alacak
belirsiz kabul edilmelidir.
6100 Sayılı Kanun ile birlikte, yukarıda belirtilen çerçevede belirsiz
alacak davası açma imkanı tanınarak, belirsiz alacaklar bakımından
hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki
yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı sınırlandırılmakla
birlikte, tamamen kaldırılmamıştır.
Zaman zaman, 6100 Sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz
alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam
olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir.
Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya
belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa
kısmi dava açılması mümkündür.
Kanunun kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen
ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz
alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda
kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya
belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde
iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin
6100 Sayılı Kanun'un 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması
söz konusu olamayacaktır. Çünkü, belirsiz alacak davasında zaten belirsiz
alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak dava açılabilecek;
şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası
açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi
gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı
düşünülerek ve Kanundaki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava
açılabilecektir.
Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı
halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak
açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar
yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi
mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin
vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki
yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir.
Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 Sayılı Kanun'un 119/1-ğ.
maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması
gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu
konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava
hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar,
sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü,
dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da
açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki
yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre
verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın
sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir
ki, buna usûl bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki
eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır (H. Pekcanıtez/O. Atalay/M.
Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 454). Bunun
yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun
alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak
davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu
anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 Sayılı Kanun'un 119/1-ğ. maddesinin
aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep,
talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa,
aynı Kanunun 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin
süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı
olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının
talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı
tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte,
gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki
şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir.
Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını
taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını
taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar
verilmelidir (Dairemizin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091
karar sayılı kararı).
6100 Sayılı Kanun'un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı
davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı
dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması
(objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı kadar dava bulunduğu
kabul edildiğinden ve aynı Kanunun 297/2. maddesi uyarınca da
her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu
durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak
olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi
gerekecektir.
Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki, iş hukukundan
kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz
alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve
mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının
açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına
bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası
açılabilir, yoksa açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul
2013, s. 414). Keza aynı şey kısmi dava için de sözkonusudur.
Mahkemece, dava dilekçesinde davanın açıkça belirsiz alacak davası
türünde açıldığının belirtilmemiş olması gerekçesiyle, açılan dava,
kısmi dava türünde kabul edilerek sonuca gidilmiştir. Ne var ki, dava
dilekçesinde yer alan açıklama ve talep sonucundan davanın belirsiz
alacak davası olarak açıldığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki, mahkemece de,
tensip zaptında davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığına ilişkin
ara karar tesis edilmiştir. Davacı vekilince de, bilirkişi raporunun sunulmasının
ardından, 6100 Sayılı Kanun'un 107/2. maddesine dayanılarak,
talep miktarı artırımına ilişkin dilekçe sunulmuş ve davanın belirsiz
alacak davası olarak açıldığı tekrar belirtilmiştir. Hal böyleyken,
davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı yönünde şüphe yoktur.
Somut olayın özellikleri dikkate alınarak, yukarıda belirtilen açıklamalar
ışığında, davanın belirsiz alacak davası olarak açılabilmesi için
gerekli şartların bulunup bulunmadığının değerlendirilmesine gelince;
Dava dilekçesinde, esasen çalışma süresinin kesintisiz olmasına
rağmen işyeri kayıtlarında aralıklı gösterildiği, işverenin hileli işlemleriyle
davacının aylık ücret miktarının ve ikramiye hakedişlerinin
düşürüldüğü, toplu iş sözleşmesiyle getirilen ücret zamlarından yararlandırılmadığı
vakıalarına dayanılmış, işverenin sözkonusu işlemleri
nedeniyle doğan fark aylık ücret ve fark ikramiye alacaklarının tahsili
talep edilmiştir.
Öncelikle, taraflar arasında çalışma süresi ve ücret miktarı tartışmalı
ise de salt sözkonusu tartışmanın varlığı alacağı belirsiz hale getirmez.
Keza davacı, çalışma süresini ve ücretini belirleyebilmektedir.
Davacının ne zamandan beri çalıştığını veya ücretinin ne kadar olduğunu
bilmemesi aynı zamanda hayatın olağan akışına da aykırıdır.

Davacı işçinin kendisinin bilmediği çalışma süresini, tanıkların bildiğini
veya bilirkişinin bileceğini farzetmek ispat kurallarına da hayatın
olağan akışına da aykırıdır. Keza tarafın yeterli şekilde somutlaştırıp
kendisinin bilgisinde dahi olmadığını belirttiği bir hususun mahkemece
bilinmesini beklemek de mümkün değildir.
Diğer tarafdan davacı, dava konusu alacakların miktarlarının belirlenmesinde,
işverenin elinde bulunan bilgi ve belgelere dayanmamakta,
aksine işverence tutulan kayıtların muvazaalı olduğu gerekçesiyle
nazara alınamayacağını iddia etmektedir. İşverenin maddi hukuktan
doğan yükümlülüklerini (belge ve bordro düzenleme gibi) yerine getirmemesi,
tuttuğu belgelerin gerçeği yansıtmaması, davadan önce işçinin
alacaklarını inkar etmesi ya da ikrar etmekle beraber yerine getirmemesi
davacıya kural olarak belirsiz alacak davası açma imkanını
vermez. İşçi bu durumlarda dahi, alacağının miktarını veya değerini
belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açamaz (Simil, s. 412).
Ayrıca, yukarıda da belirtildiği gibi, salt bilirkişi incelemesine gidilmesi
belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir.
Dava dilekçesinde, fark aylık ücret ve fark ikramiye alacakları hakkında,
çalışma süresinin kesintisiz kabul edilmesiyle aylık ücret miktarının
toplu iş sözleşmesi hükümlerine uygun şekilde esas alınarak yapılacak
hesaplamayla, işverence öncesinde yapılan ödemelerin mahsup
edilerek fark tutarların hüküm altına alınması talep edilmektedir. Yukarıda
belirtildiği üzere davacı, çalışma süresini, kendisine ödenen aylık
ücret miktarını, alması gerektiğini iddia ettiği aylık ücret miktarını
ve kendisine işverence yapılan ödemeleri belirleyebilecek durumdadır.
Bu haliyle, objektif dava birleşmesi şeklinde açılan eldeki davada, talep
edilen işçilik alacakları belirsiz alacak değildir.
Dava konusu edilen alacakların gerçekte belirli bir alacak olduğu ve
dolayısıyla belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla,
hukuki yarar yokluğundan davanın reddi gerekirken yazılı şekilde
esasa girilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir...)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan
yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDENLER: Taraf vekilleri
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde
temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği
görüşüldü:
 
Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davalıya ait işyerinde kesintisiz olarak çalışan ve Toplu İş
Sözleşmesinden ( TİS) yararlanan davacının işyerinde fiilen çalışmalarına
devam ederken çıkış verildiği kısa bir süre sonra da aynı işyerine girişi
yapılarak hileli girdi çıktı işlemine tabi tutulduğunu, TİS ile getirilen ücret
zamlarından yararlandırılmadığı gibi almakta olduğu yevmiyesinden
de mahrum bırakıldığını, işverenin maksadının kıdemli işçileri TİS ile
verilen ücret zamlarından mahrum etmek ve yeni bir akitle işe başlamış
gibi göstererek ücretlerini asgari ücret seviyesine düşürmek ayrıca kıdem
süresini, parçalara bölerek kıdem tazminatını etkisizleştirmek olduğunu,
yapılan muvazaalı girdi-çıktı işlem sonucunda ikramiye alacaklarının da
tam olarak ödenmeyerek yıllık 120 yevmiye alacakları yerde 6x12=72
yevmiyeye düşürülerek mağdur edildiğini, ileri sürerek belirsiz alacak davası
olarak işçilik alacaklarının tahsilini talep etmiştir.
Davalı İşveren vekili, eski iş ilişkisinin tasfiye edilip yeni iş ilişkisi kurulduğunu,
yanılma, aldanma veya korkutma sonucu oluşturulan işlemlerde
bu durumun ortadan kalktığı tarihten itibaren 1 yıl içerisinde sözleşme
ile bağlı olmadığını bildirmeyen tarafın sözleşme ile bağlı olacağını,
hak düşürücü süre yönünden davanın reddinin gerekeceğini, alacakların
bir kısmının zamanaşımına uğradığını, HMK 107 ve devamı gereğince davacının
eski yevmiyesini ve yeni yevmiyesini bildiğini, ikramiye sayısını
da bilmekte olduğunu, bu durumda dava ettiği alacak miktarlarını hesaplaması
mümkün ve kendisinden beklenebildiğini, bu davanın belirsiz
alacak davası şeklinde açılamayacağını, hukuki yarar yokluğundan dolayı
davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Yerel Mahkemece, işverenin fesih işleminin toplu iş sözleşmesinden
yararlanmaya ilişkin düzenlemeleri dolanan, sadece görünürde bir işlem
olduğu, taraf iradelerinin anlaşarak sözleşmeyi sona erdirme şeklinde olmadığı
ve davacı işçi ile aynı durumdaki diğer işçilerin iş sözleşmelerinin
kesintisiz devam ettiği kabul edilip, dava dilekçesinde davacı tarafından
dava konusu alacağın belirsiz olduğunun belirtilmesi açılan davanın belirsiz
alacak davası olduğunu göstermeyeceği, kısmi davaya konu edilen
alacak da belirsiz alacak niteliğinde olması nedeniyle açılan davanın kısmi
dava niteliğinde olduğu gerekçesiyle davalının ıslaha karşı zamanaşımı
itirazı kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün taraf vekillerinin temyizi üzerine;
Özel Dairece, hüküm yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize taraf vekilleri getirmiştir.
I- Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler aşamasında davacı vekilince
verilen dilekçe ile işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu
olup olamayacağı ile ilgili Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ile 22. Hukuk dairesi
kararları arasındaki içtihat farklılığının giderilmesi için İçtihatlarının Birleştirilmesi
talebinde bulunulduğu bu nedenle görüşmelerin İçtihatların
Birleştirilmesi talebinin sonuçlanmasına kadar ertelenmesi talep edilmiş
ise de İçtihatların Birleştirilmesi talebinin Yargıtay Başkanlık Divanı tarafından
henüz kabul edilip gündeme alınmamış olması nedeni ile görüşmelerin
ertelenmesi talebinin reddine oybirliği ile karar verilmiştir.
II-İşin esasına gelince; direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne
gelen uyuşmazlık; davanın kısmi dava mı, yoksa belirsiz alacak davası
mı olduğu, fark ücret ile fark ikramiye alacaklarından oluşan alacakların
belirsiz alacak türünde olup olmadığı buna göre davacının belirsiz alacak
davası açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle belirsiz alacak davası ile kısmi
davadan bahsetmekte yarar bulunmaktadır:
Kısmi dava, alacağın yalnızca bir bölümü için açılan dava olarak tanımlanmaktadır.
Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın
tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik
belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak
hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına
rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya, kısmi dava denir. Kısmi
dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup,
açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması
gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha
fazla olduğu ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması”
ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” demesi, kural olarak
yeterlidir (Yargıtay HGK 02.04.2003 gün ve 2003/4-260 Esas 271 K. sayılı
ilamı; Pekcanıtez; H./Atalay M./Özekes M.; Medeni Usul Hukuku, 12.
Bası, s. 320; Kuru/Arslan/Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, 22. Bası, s. 286).
Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda açıkça kısmi
dava düzenlenmediği halde, söz konusu Kanunun yürürlükte olduğu
dönemde de kısmi dava açılması mümkün bulunmaktaydı. Çünkü, alacak
hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalan kısmının ikinci bir
dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktaydı. Kısmi dava,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 109.maddesinde ise, ayrıntılı
olarak düzenlenmiştir.

Anılan maddenin birinci fıkrasında; talep konusunun niteliği itibarıyla
bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmının da dava yoluyla
ileri sürülebileceği; İkinci fıkrasında ise; talep konusunun miktarı, taraflar
arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamayacağı
belirtilmiştir. Bununla birlikte ikinci fıkra 01.04.2015 tarih ve 6644
sayılı Kanun'un 4.maddesi ile yürürlükten kaldırılarak alacağın taraflar
arasında tartışmasız ve belirli olup olmadığına bakılmaksızın kısmi dava
açılması olanağı sağlanmıştır.
Belirsiz alacak davasına gelince, 6100 sayılı 107. maddesiyle, mülga
1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir
dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.
6100 Sayılı Kanun'un 107. maddesine göre,
1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin
olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun
imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya
da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
2-Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya
değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda
davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında
belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir
ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." düzenlemesi
ile belirsiz alacak davasına yer verilmiştir.
Bilindiği gibi 6100 sayılı HMK'nın 24. maddesinde düzenlenen tasarruf
ilkesi gereği davacı, davasını açarken, talep ettiği hukuki korumanın ne
olduğunu açıkça ifade etmesi gerekmektedir (HMKm. 119/1 b. ğ). Dava
dilekçesinde talep sonucunun bulunmaması durumunda, hakim davacıya
eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verecek, bu süre içinde
eksikliğin tamamlanmaması halinde dava açılmamış sayılacaktır (HMK
m. 119/2). Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu ve kısmi
dava açmanın caiz olduğu durumlarda, davacı, talep konusunun sadece
bir kısmı hakkında hüküm elde etmek üzere bir dava açabilir (HMK m.
109). Böyle bir durumda, mahkeme, davacının hakkının aslında daha
fazla olduğunu tespit etse bile, taleple bağlılık kuralı gereği, davada talep
sonucu olarak gösterilen miktarı aşacak şekilde karar veremez (Varol
Karaslan, Medeni Usul Hukukunda Hakimin Davayı Aydınlatma Ödevi,
Ankara 2013, s. 90).

Taleple bağlılık ilkesi, 6100 Sayılı Kanun'un 26. maddesinde düzenlenmiştir.
Anılan Kanunun “Taleple Bağlılık İlkesi” başlıklı 26. maddesinde;
“(1) Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya
başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına
karar verebilir.
(2) Hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümleri
saklıdır.” düzenlemesi yer almaktadır.
Açıklanan yasal düzenlemeler ışığında eldeki davada, iddianın ileri sürülüş
biçimi açısından somut olay değerlendirildiğinde:
Davacı vekili, dava dilekçesinin sonuç kısmında talep ettiği her alacak
için bir miktar yazdıktan sonra parantez içinde “belirsiz” ibaresini kullanarak
işçilik alacaklarının tahsilini talep etmiştir. Ayrıca yargılama sırasında
alınan bilirkişi raporuna göre alacak miktarının artırılması talepli
dilekçesinde ise “belirsiz alacak davasındaki” taleplerini artırdığını belirterek
davasının belirsiz alacak davası olduğunu açıkça beyan etmiştir.
Davacı vekilinin talebinin açıkça belirsiz alacak davası olduğu halde mahkemece
davanın kısmi dava kabul edilerek karar verilmesi doğru değildir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmede, dava dilekçesinde talep
sonucunda kısmi miktar belirtilip yanına parantez içinde belirsiz kelimesini
yazılmasının tahsil amaçlı belirsiz alacak davası açıldığı anlamına
gelmeyeceği, davacının belirleyebileceği kadar miktarı belirlemediği ve kalan
miktarı belirlediğinde artırım dilekçesi vereceğinin dava dilekçesinde
açıklanmadığı, talep sonucuna göre de belirsiz alacak davası türlerinden
olan kısmi eda külli tespit davası olarak değerlendirilmesinin mümkün
olmadığı için talep sonucuna göre kısmi dava olduğu anlaşılan davanın
mahkemece baştan itibaren kısmi dava olarak görülmesi ve sonuçlandırılmasının
doğru olduğu gerekçesi ile yerel mahkeme kararının onanması
görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler kurul çoğunluğu tarafından belirtilen
nedenlerle kabul edilmemiştir.
Sonuç itibariyle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire
bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.


SONUÇ
Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının
Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA,
istek halinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
17.06.2015 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

İSTANBUL BAROSU DERGİSİ • Cilt: 89 • Sayı: 6 • Yıl: 2015

bu konu ile ilgili mail gönderin. e mail adresiniz? 
Subject 
Field 3 
Field 4 
Field 5 
  Send me a copy