ÖZET: İşçilik alacaklarının özelliği de dikkate alınarak, alacakların belirli olduğunu söylemek
mutlak olarak doğru olmadığı gibi, aksinin kabulü de doğru değildir. Bu nedenle, talep konusu
işçilik alacakları belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca
gidilmesi daha doğru olacaktır.

YHGK E: 2015/22-1156 K: 2015/1598 T: 17.06.2015

DAVA: Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan
yargılama sonunda; Kayseri 3. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne
dair verilen 14.11.2013 gün ve 2013/173 E.-2013/681 K. sayılı kararın
incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 22.Hukuk
Dairesinin 11.02.2014 gün ve 2014/446 E.- 2014/2055 K. sayılı ilamı ile;

(...Davacı vekili, davanın belirsiz alacak davası olduğunu belirterek,
müvekkili işçinin 01.09.1997 tarihinden itibaren davalıya ait işyerinde
çalıştığını, davalı işverenin iş sözleşmesinin devam ettiği 27.10.2007
tarihinde müvekkili işçiyi resmi kayıtlarda işten çıkmış gibi gösterdiğini,
30.10.2007 tarihinde ise kayden yeniden işe girişinin yapıldığını,
muvazaalı işe girdi çıktı işlemlerinde işverenin amacının işyerinde
uygulanan toplu iş sözleşmesiyle verilen ücret zamlarından işçiyi
mahrum etmek ve yeni bir sözleşmeyle işe başlamış gibi göstererek
işçi ücretlerinin asgari ücret seviyesine düşürülmesi olduğunu, kanuna
karşı hile olan bu işlem sonucunda müvekkilinin ücretinin işyerine yeni
girmiş bir işçi gibi asgari ücret seviyesine indirildiğini, toplu iş sözleşmesiyle
getirilen ücret zamlarından yararlandırılmadığı gibi ikramiye
hakedişlerinin düşürüldüğünü, geçersiz sayılması gereken bu işlem nedeniyle
doğan fark işçilik alacaklarının ödenmediğini ileri sürerek, fark
aylık ücret ve fark ikramiye alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, öncelikle zamanaşımı def'ini ileri sürerek, davacı işçinin
müvekkiline ait işyerinde çalışmasının aralıklı olduğunu, önceki
dönem çalışması sonunda davacının serbest iradesiyle işverene dilekçe
vererek iş sözleşmesini sonlandırdığını ve tüm haklarını alarak işvereni
ibra ettiğini, daha sonra ise müracaatı üzerine tekrar işe başlatıldığını,
davacı gibi diğer işçilere de işten ayrılışları sebebiyle ya ihbar sürelerinin
kullandırıldığını ya da ihbar tazminatlarının ödendiğini, ayrıca kıdem
tazminatlarının ve sair alacakların da eksiksiz olarak ödendiğini,
taraflar arasında yapılan yeni sözleşme ve belirlenen yeni ücretten de
sendikanın haberdar olduğunu, ne sendikanın ne de davacının ücrete
herhangi bir itirazda bulunmadığını, davacının dava konusu alacaklara
hak kazanmadığını, ayrıca davanın belirsiz alacak davası şeklinde
açılamayacağını beyanla davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, gerek usul hukuku gerekse de maddi hukuk kurallarının
uygulanması bakımından dava belirsiz alacak davası kabulüyle
sonuçlandırılmış, karar gerekçesinde ise dava konusu talebin niteliği
ve hesaplama tekniği itibariyle davanın kısmi dava türünde kabul edildiği
açıklanmıştır. Uyuşmazlığın esası hakkında da, toplanan kanıtlar
ve bilirkişi raporuna dayanılarak davacının iddia ve taleplerinde haklı
olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Karar taraflar vekillerince temyiz edilmiştir.
Taraflar arasında öncelikle çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, davanın
belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için gerekli şartları
taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmaktadır.

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

6100 Sayılı Kanun'un 107. maddesine göre,
"(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam
ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya
bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir
miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı
veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün
olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın
davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
(3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası
da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."
Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Adalet Komisyonu tarafından, esasen baştan miktar veya değeri
tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan
kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak
arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının
sağlanması gerekçesi üzerinde durularak ihdas edilmiş ve
nihayetinde kanunlaşmıştır.
Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın
açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin
tam ve kesin olarak davacı tarafca belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe
hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen
miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi
durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.
Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava
açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi
mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak
davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir
dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî
yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan
söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate
alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde
bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla,
alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz
alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın
mümkün olmadığına işaret edilmiştir.
Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir
olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün
olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin
nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir.
6100 Sayılı Kanun'un 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol
gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında,
karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı
veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu
anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın
davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına
alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu
delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu
(örneğin bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.
Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde
bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere
dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün
olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın
elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği
durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.
Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması,
talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek
olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun
belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır (H. Pekcanıtez,
Belirsiz Alacak Davası, Ankara 2011, s. 45; H. Pekcanıtez/O. Atalay/M.
Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 448). Sadece
alacak miktarının taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da tartışmalı
olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması
halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü
gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü, zaten uyuşmazlık
bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir.
Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkana sahip
olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin
de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının
talep ettiği alacağı belirlenmesi objektif olarak mümkün, ancak
belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde ispatı
(elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası
açılacağından söz edilemez. Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile
onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok
net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda
olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa
dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere
aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.
Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak
delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair
işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası
açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine
gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli
değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava
açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz
(C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 225).
Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı
davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da
söz edilemez. Belirsiz alacak davası, bu davaya ilişkin ölçütlerin somut
olaya uygulanarak belirlenmesi gerekir.
Hakime alacak miktarının tayin ve tesbitinde takdir yetkisi tanındığı
hallerde (Örn: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50, 51,56), hakimin
kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden,
davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini
tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul
edilmelidir. Örneğin, iş hukuku uygulamasında, Yargıtay'ca, fazla çalışma,
hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının yazılı
belgelere ve işyeri kayıtlarına dayanmayıp, tanık anlatımlarına dayanması
halinde, hesaba esas alınan süre ve alacağın miktarı nazara
alınarak takdir edilecek uygun oranda hakkaniyet indirimi yapılması
gerekliliği kabul edilmektedir. Bu halde, tanık anlatımlarına dayanılarak
hesaplanan alacak miktarından hakimin takdir yetkisine bağlı
olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, alacak belirsiz
kabul edilmelidir.
6100 Sayılı Kanun ile birlikte, yukarıda belirtilen çerçevede belirsiz
alacak davası açma imkanı tanınarak belirsiz alacaklar bakımından
hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki
yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı sınırlandırılmakla
birlikte, tamamen kaldırılmamıştır.
Zaman zaman, 6100 Sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz
alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam
olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir.
Oysa, bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya
belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa
kısmi dava açılması mümkündür.
Kanunun kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen
ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz
alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda
kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya
belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde
iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin
6100 Sayılı Kanun'un 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması
söz konusu olamayacaktır. Çünkü, belirsiz alacak davasında zaten belirsiz
alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak dava açılabilecek;
şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası
açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi
gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı
düşünülerek ve Kanundaki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava açılabilecektir.
Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde
dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak
açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar
yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın
belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun
izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta
hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir.
Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 Sayılı Kanun'un 119/1-ğ
maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması
gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu
konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava
hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar,
sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü,
dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da
açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki
yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre
verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın
sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir
ki, buna usul bakımından imkan yoktur. Böyle bir durum taraflar arasındaki
eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır (H. Pekcanıtez/O. Atalay/M.
Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 454).

Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun
alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak
davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu
anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 Sayılı Kanun'un 119/1-ğ maddesinin
aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep,
talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa,
aynı Kanunun 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin
süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı
olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının
talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı
tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte,
gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki
şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir.
Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını
taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını
taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar
verilmelidir (Dairemizin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091 karar sayılı kararı).
6100 Sayılı Kanun'un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı
davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı
dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması
(objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı kadar dava bulunduğu
kabul edildiğinden ve aynı Kanunun 297/2. maddesi uyarınca da
her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu
durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak
olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi
gerekecektir.
Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki, iş hukukundan
kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz
alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve
mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının
açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına
bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası
açılabilir, yoksa açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul
2013, s. 414). Keza aynı şey kısmi dava için de söz konusudur.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu somut
olayın özellikleri dikkate alınarak belirsiz alacak davası yönünden yapılan
değerlendirmede;
Davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir. Mahkemece
de, gerek usul hukuku gerekse de maddi hukuk kurallarının uygulanması
bakımından da dava belirsiz alacak davası olarak sonuçlandırılmıştır.
Bilirkişi raporunun sunulmasının ardından davacının
6100 Sayılı Kanun'un 107/2. maddesine uygun olarak iddianın genişletilmesi
yasağına tâbi olmaksızın dava dilekçesiyle talep edilen miktarı
artırmasına imkan tanınmış, sonradan artırılan miktarın davalının zamanaşımı
savunmasından etkilenmediği kabul edilmiş, hüküm altına
alınan alacak miktarlarının tamamına dava tarihinden itibaren faiz
uygulanmasına karar verilmiştir.
Dava dilekçesinde, esasen çalışma süresinin kesintisiz olmasına
rağmen işyeri kayıtlarında aralıklı gösterildiği, işverenin hileli işlemleriyle
davacının aylık ücret miktarının ve ikramiye hakedişlerinin
düşürüldüğü, toplu iş sözleşmesiyle getirilen ücret zamlarından yararlandırılmadığı
vakıalarına dayanılmış, geçersiz sayılması gereken bu
işlemler nedeniyle gerçekte olması gereken ücret miktarının esas alınarak
fark aylık ücret ve fark ikramiye alacaklarının davalıdan tahsiline
karar verilmesi istenilmiştir.
Öncelikle, taraflar arasında çalışma süresi ve ücret miktarı tartışmalı
ise de, salt söz konusu tartışmanın varlığı alacağı belirsiz hale
getirmez. Keza davacı, çalışma süresini ve ücretini belirleyebilmektedir.
Davacının ne zamandan beri çalıştığını veya ücretinin ne kadar olduğunu
bilmemesi aynı zamanda hayatın olağan akışına da aykırıdır.
Davacı işçinin kendisinin bilmediği çalışma süresini, tanıkların bildiğini
veya bilirkişinin bileceğini farzetmek ispat kurallarına da hayatın
olağan akışına da aykırıdır. Keza tarafın yeterli şekilde somutlaştırıp
kendisinin bilgisinde dahi olmadığını belirttiği bir hususu mahkemece
bilinmesini beklemek de mümkün değildir.
Diğer taraftan davacı, dava konusu alacakların miktarlarının belirlenmesinde,
işverenin elinde bulunan bilgi ve belgelere dayanmamakta,
aksine işverence tutulan kayıtların muvazaalı olduğu gerekçesiyle
nazara alınamayacağını iddia etmektedir. İşverenin maddi hukukdan
doğan yükümlülüklerini (belge ve bordro düzenleme gibi) yerine getirmemesi,
tuttuğu belgelerin gerçeği yansıtmaması, davadan önce işçinin
alacaklarını inkar etmesi ya da ikrar etmekle beraber yerine getirmemesi
davacıya kural olarak belirsiz alacak davası açma imkanını
vermez. İşçi bu durumlarda dahi, alacağının miktarını veya değerini
belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açamaz (Simil, s. 412).
Ayrıca, yukarıda da belirtildiği gibi, salt bilirkişi incelemesine gidilmesi
belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir.
Genel olarak yapılan bu açıklamadan sonra, objektif dava birleşmesi
şeklinde açılan eldeki dava taleplerinin her birinin belirsiz alacak
olup olmadığının değerlendirilmesine gelince:
Fark aylık ücret ve fark ikramiye alacakları hakkında, çalışma süresinin
kesintisiz kabul edilmesiyle aylık ücret miktarının toplu iş sözleşmesi
hükümlerine uygun şekilde esas alınarak yapılacak hesaplamayla,
işverence öncesinde yapılan ödemelerin mahsup edilerek fark
tutarların hüküm altına alınması talep edilmektedir. Yukarıda belirtildiği
üzere, davacı, çalışma süresini, kendisine ödenen aylık ücret miktarını,
alması gerektiğini iddia ettiği aylık ücret miktarını ve kendisine
işverence yapılan ödemeleri belirleyebilecek durumdadır. Bu haliyle,
anılan alacakların her Biri belirsiz alacak değildir.
Dava konusu edilen alacakların gerçekte belirli bir alacak olduğu ve
dolayısıyla belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla,
hukuki yarar yokluğundan davanın reddi gerekirken yazılı şekilde
esasa girilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir...)
gerekçesiyle oyçokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden
yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan
ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davalıya ait işyerinde kesintisiz olarak çalışan ve Toplu
İş Sözleşmelerinden yararlanan davacının, işyerinde fiilen çalışmalarına
devam ederken çıkış verildiği, kısa bir süre sonra da aynı işyerine girişi
yapılarak hileli girdi çıktı işlemine tabi tutulduğunu, TİS ile getirilen ücret
zamlarından yararlandırılmadığı gibi almakta olduğu yevmiyesinden
de mahrum bırakıldığını, işverenin maksadının kıdemli işçileri TİS ile
verilen ücret zamlarından mahrum etmek ve yeni bir akitle işe başlamış
gibi göstererek ücretlerini asgari ücret seviyesine düşürmek ayrıca kıdem
süresini, parçalara bölerek kıdem tazminatını etkisizleştirmek olduğunu,
yapılan muvazaalı girdi-çıktı işlem sonucunda ikramiye alacaklarının da
tam olarak ödenmeyerek yıllık 120 yevmiye alacakları yerde 6x12=72
yevmiyeye düşürülerek mağdur edildiğini, ileri sürerek belirsiz alacak davası
olarak işçilik alacaklarının tahsilini talep etmiştir.
Davalı İşveren vekili, eski iş ilişkisinin tasfiye edilip yeni iş ilişkisi kurulduğunu,
yanılma, aldanma veya korkutma sonucu oluşturulan işlemlerde
bu durumun ortadan kalktığı tarihten itibaren 1 yıl içerisinde sözleşme
ile bağlı olmadığını bildirmeyen tarafın sözleşme ile bağlı olacağını,
hak düşürücü süre yönünden davanın reddinin gerekeceğini, alacakların
bir kısmının zamanaşımına uğradığını, HMK 107 ve devamı gereğince davacının
eski yevmiyesini ve yeni yevmiyesini bildiğini, ikramiye sayısını
da bilmekte olduğunu, bu durumda dava ettiği alacak miktarlarını hesaplaması
mümkün ve kendisinden beklenebildiğini, bu davanın belirsiz
alacak davası şeklinde açılamayacağını, hukuki yarar yokluğundan dolayı
davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Yerel Mahkemece, davalı işyerine yönelik daha önce açılan 2006,
2007, 2008 yıllarına ait çıktı-girdi işlemlerinden dolayı ücret ve ikramiyelerin
düşürülmesine ilişkin mahkemece ve Kayseri 1. İş Mahkemesince
verilen red kararlarının bozulması, Kayseri 2. İş Mahkemesince verilen
kabul kararlarının onanması, Kayseri 1. İş Mahkemesince verilen direnme
kararlarının Hukuk Genel Kurulu kararı ile bozulması ve bu dönemde
yapılan çıktı-girdiler nedeniyle fark ücret ve fark ikramiye hesapları
yapılması yönündeki kesinleşmiş kararlar nedeniyle bilirkişiden hesap
raporu alındığı, davalı vekilince her ne kadar davanın kısmi dava olarak
açılamayacağı iddia edilmiş ise de, dava konusu talebin niteliği ve hesaplama
tekniği itibariyle iddiası yerinde görülmemiş, açılan dava kısmi dava
olarak kabul edildiğinden tamamlama harcının yatırılmasından sonra
zamanaşımı itirazlarına itibar edilmediği gerekçesi ile davanın kabulüne
karar verilmiştir.
Hükmü taraf vekillerinin temyizi üzerine; Özel Dairece, hüküm yukarıda
yazılı gerekçeyle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hükmü temyize davalı vekili getirmiştir.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler aşamasında davacı vekilince
verilen dilekçe ile işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup
olamayacağı ile ilgili Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ile 22. Hukuk dairesi kararları
arasındaki içtihat farklılığının giderilmesi için İçtihatlarının Birleştirilmesi
talebinde bulunulduğu bu nedenle görüşmelerin İçtihatların
Birleştirilmesi talebinin sonuçlanmasına kadar ertelenmesi talep edilmiş
ise de İçtihatların Birleştirilmesi talebinin Yargıtay Başkanlık Divanı tarafından
henüz kabul edilip gündeme alınmamış olması nedeni ile görüşmelerin
ertelenmesi talebinin reddine oybirliği ile karar verilmiştir.
İşin esasına gelince, direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen
uyuşmazlık; fark işçilik alacaklarının belirsiz alacak olup olmadığı varılacak
sonuca göre davacının belirsiz alacak davası olarak eldeki davayı
açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle belirsiz alacak davasının hukuki
niteliğinden bahsetmekte yarar bulunmaktadır:
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak
ve tespit davası kabul edilmiştir.
6100 Sayılı Kanun'un 107. maddesinde yer alan,
1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin
olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun
imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya
da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
2-Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya
değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda
davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında
belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir
ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."düzenlemesi
ile belirsiz alacak davasına yer verilmiştir.
Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Adalet Komisyonu tarafından, esasen baştan miktar veya değeri
tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan
kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak
arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının
sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır.
Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı
tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam
ve kesin olarak davacı tarafca belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe
hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya
değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna
ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.
Madde gerekçesinde; bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukukî
korumanın ötesine geçilerek “etkin hukukî koruma”nın gündeme gelmiş
olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda
olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden
dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine
rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz
alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer
aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut
değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği
veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile
asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi
kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı
miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün
olmaması ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak
veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında,
karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi
ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi
sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gelmişse, davacının, iddianın
genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş
olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda
zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin varolduğu hallerde yalnızca
tespit yahut kısmi edâ ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak
kabul edilmektedir. Alacaklı, yalnızca edâ davası veya yalnızca tespit
davası yahut kısmi edâ ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahip olduğu,
hak-arama özgürlüğünün (Any.m.36, İHAS.m.6) özünde
varolan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamayacağı,
esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her edâ davasının temelinde
bir külli tespit unsuru bulunduğu, başka deyimle edâ hükmünde
tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren
bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur." şeklindeki açıklamayla, alacağın
belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kriterler kabul edilmiştir. Bu
kriterler davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam
ve kesin olarak belirleyebilmesinin; 1-Davacının kendisinden beklenememesi,
2-Bunun olanaksız olması, 3-Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya
tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin
mümkün olması olarak belirtilmektedir.
Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usul ekonomisi
ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek
yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına
uğrama riskini azaltmasıdır.
Usul hukukunun maddi hukuk içinde gerçekleşen hakkın talep edilebilirliğini,
tespitini belirli kurallara bağlayan hukuk dalı olması nedeniyle
maddi hukuk için araç olduğu unutulmamalıdır. O nedenle iş yargılaması
kuralları ve bu anlamda Hukuk Muhakemeleri Kanunu kurallarının iş
ve sosyal güvenlik hukukuna hizmet ederken, bu hukukun ilkelerini de
gözardı etmemesi gerekecektir.
İşçilik alacakları bakımından dava konusu edilen alacağın belirli olup
olmadığı ile ilgili olarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının yahut
değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenememesi
kriteri ile açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın
miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün
olması kriterini birlikte değerlendirip sonuca gidilmesi İş Hukukunda
geçerli zayıf olan işçiyi koruma ilkesi ile işçi lehine yorum ilkesi gereği
daha isabetli olacaktır.
Kural olarak kişinin alacağını belirleyebilmesi için, aynı zamanda belgeye
bağlama yetkisinin olması veya bu konuda belge düzenlenip kendisine
verilmesi gerekir.
4857 sayılı İş Kanunu'nun 8/3 maddesi ile işverene yazılı sözleşme yapılmayan
hallerde en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını,
günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini,
ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih
halinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir
belgeyi işçiye verme yükümlülüğü getirilmiştir.
32/2 maddesi ile ise, ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit
istihkak kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir
banka hesabına ödeneceği, çalıştırdığı işçilerin sözkonusu alacaklarını
özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi
tutulan işverenler veya üçüncü kişilerin özel olarak açılan banka hesapları
dışında bu alacakları ödeyemeyeceği belirtilmiştir.
37. madde ile, işverene işyerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye
ücret hesabını gösterir imzalı veya işyerinin özel işaretini taşıyan bir
pusula verme yükümlülüğü getirilmiştir. Sözkonusu pusulada ödemenin
günü ve ilişkin olduğu dönem ile fazla çalışma, hafta tatili, bayram ve genel
tatil ücretleri gibi asıl ücrete yapılan her çeşit eklemeler tutarının ve
vergi, sigorta primi, avans mahsubu, nafaka ve icra gibi her çeşit kesintilerin
ayrı ayrı gösterilmesi zorunluluğu getirilmiştir.
67. maddesi ile günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatleri ile dinlenme
saatlerinin işyerlerinde işçilere duyurulacağı,
75. madde ile de, işverene çalıştırdığı her işçi için işçinin kimlik bilgilerinin
yanında, İş Kanununun ve diğer kanunlar uyarınca düzenlemek
zorunda olduğu her türlü belge ve kayıtları saklamak ve bunları istendiği
zaman yetkili memur ve mercilere göstermek zorunda olduğu bir özlük
dosyası düzenleme yükümlülüğü getirilmiştir.
Sözkonusu düzenlemelere bakıldığında, işçi işveren arasındaki iş ilişkisinde
belgeye bağlama görev ve yetkisinin işçide değil, işverende olduğu
görülmektedir.
İş sözleşmesinde iş görme edimini yerine getiren ve belge düzenleme
yetkisi ve yükümlülüğü bulunmayan işçinin alacaklarını belirleyebilmesi
için işveren tarafından düzenlenen yasaya uygun belgelere ihtiyaç duyulmaktadır.
Diğer yandan iş ilişkisindeki alacak kalemlerinin hesaplanmasında
çıplak ücret ya da giydirilmiş ücrete göre hesaplanan farklı alacak
türleri bulunmaktadır. Örneğin kıdem tazminatı, giydirilmiş ücretten hesaplanırken,
diğer işçilik alacakları (fazla mesai, hafta tatili, yıllık ücretli
izin alacakları gibi) çıplak ücretten hesaplanmaktadır. Giydirilmiş ücrete,
işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen
menfaatler de dahil edilmektedir. Özellikle ücrete dahil edilecek menfaatlerin
iş yerinde süreklilik arzedip arzetmediği de çoğunlukla taraflar
arasında tartışma konusu edilmektedir. Bu nedenle eğitim düzeyi ve sosyal
durumları birbirinden farklı olan işçilerin alacağını tam ve kesin olarak
belirleyebilmelerini beklemek mümkün değildir. Bunun için yukarda
bahsedilen iki kriter birlikte değerlendirilerek, dava konusu edilen işçilik
alacağının belirli olup olmadığına karar verilmesi gerekmektedir.

Hukuk Genel Kurulunun 17.12.2012 gün ve 2012/9-838 E., 2012/715
K. sayılı ilamında da belirtildiği üzere işçilik alacaklarının özelliği de dikkate
alınarak, alacakların belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru
olmadığı gibi, aksinin kabulü de doğru değildir. Aynı şekilde Bu nedenle,
talep konusu işçilik alacakları belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine
göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesi daha doğru olacaktır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Davacı işçi
sendika üyesi olup, işveren çıktı - girdi yapmak suretiyle düşük ücretle işe
almış ve işçi yine toplu iş sözleşmesi kapsamında çalışmıştır. İşyerinde
uygulanmakta olan toplu iş sözleşmesinin 35. maddesinde 01.03.2006
tarihinde %6 oranında, 01.09.2006 tarihinde %6 oranında 01.04.2007
tarihinde %4 oranında, 01.10.2007 tarihinde %5 oranında, 01.04.2008
tarihinde %4 oranında, 01.10.2008 tarihinde %4 oranında, 01.04.2009
tarihinde %4 oranında, 01.10.2009 tarihinde %4 oranında, 01.04.2010
tarihinde %4 oranında ücret zammı yapılacağı, 40. maddesi gereğince aylık
10 yevmiye ikramiye ödeneceğinin, 01.04.2007 tarihinden sonra işe
giren ve sendikaya üye olan işçilere her bir sözleşme yılı için 72 yevmiye
her ay 6 günlük yevmiye üzerinden ikramiye ödeneceğinin kararlaştırıldığı
görülmektedir. Davacının talep ettiği fark işçilik alacaklarının hesaplanabilmesi
için yasada öngörülen kayıt ve belgeleri tutma ve işçinin
bilgisine sunmakla yükümlü olan işverenin sunacağı bordrolara ihtiyaç
duyulmaktadır. Çünkü fark ücret ve ikramiye alacaklarının belirlenebilmesi
için, muhasebe işlemini gerektirmektedir. Zira işverenin yaptığı
girdi çıktı işleminin geçersiz sayılması halinde davacının alacağı gerçek
ücrete TİS ile belirlenen zam oranları uygulanarak bulunacak miktardan
işverence düzenlenen bordrolardaki ödenen ücret mahsup edilerek fark
alacak bulunacaktır. Bunun için de işyerinde kayıt tutma dolayısı ile belgeleme
yükümlüsü olan işverenin sunacağı bordrolara ve kayıtlara ihtiyaç
duyulmaktadır.
Dosya içerisinde bulunan ücret bordrolarında davacının imzası bulunmadığı
gibi işveren tarafından 4857 Sayılı Kanun'un kendisine yüklediği
yükümlülükleri yerine getirerek gerekli belgeleri işçiye teslim ettiğine
dair delil de sunmamıştır. Bu nedenle işçinin alacağını belirleyecek veriler
elinde bulunduğundan söz etmek mümkün değildir.
Bu nedenle, yaklaşık 6 yıla yakın bir süreye ilişkin TİS artışlarından
kaynaklanan alacaklarını belirlemesi davacı işçinin eğitim ve sosyal durumu
dikkate alındığında kendisinden beklenemeyeceği gibi sözkonusu
alacakların belirlenebilmesi için işverende bulunan bilgi ve belgelerin verilmesi
ve tahkikata ihtiyaç duyulduğundan Mahkemece davanın belirsiz
alacak davası olarak görülmesi ve davanın kabulüne karar verilmesi yerindedir.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler esnasında bir kısım üyelerce,
5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nda görev, yetki ve temyiz süresi ile
ilgili özel olarak düzenleme yapılıp diğer konularda 6100 sayılı Hukuk
Muhakemeleri Kanununa atıfla yetinildiği, Hukuk Muhakemeleri Kanununda
öngörülen basit yargılama usulü ve dava türleri iş davalarında da
geçerli olup, tüm yorum ve değerlendirmelerin anılan kanunun belirlediği
ilkeler çerçevesinde yapılması gerektiği, yargı kararı ile, işçinin ekonomik
bakımdan zayıflığı ve kayıt dışılık gibi gerekçelerle, kanunda öngörülenin
dışında yeni bir yargılama usulü icat edilemeyeceği, bu nedenle
işçi lehine yorum ilkesi de 6100 Sayılı Kanunu'nu benimsediği ilkelerin
dışına çıkılmasına gerekçe yapılamayacağı, işçi lehine yorum ilkesinin
usul hukukunda değil, maddi hukukta uygulama alanı bulabilen bir ilke
olduğu, alacaklı olduğunu ileri süren kişinin belirsiz alacak davası açabilmesi
için, talep sonucunu gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı
ya da bu objektif olarak imkânsız olması gerektiği, bu sebeple davanın
açıldığı anda dava konusu edilen alacak tutarının tam ve kesin olarak
belirlenebilmesinin, davacıdan beklenemeyecek bir nitelik taşıyıp taşımadığını
belirlemede, somut olayın koşulları ve özellikleri gözetilerek doğruluk
ve güven kuralı çerçevesinde (HMK m.2; m.27, I) dürüst, makul
ve orta zekalı bir insanın göstermesi gereken tüm dikkat ve özeni göstermesine
rağmen, alacak tutarını tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin
mümkün olup olmadığı hususunun, ölçü olarak esas alınması gerektiği,
somut olayda dava konusu edilen işçilik alacaklarının objektif olarak belirlenebilir
olduğu, bu nedenle belirsiz alacak davasına konu edilemeyeceğinden
hukuki yarar yokluğundan davanın reddi gerektiğini belirterek
kararın bozulması gerektiğini, bir kısım üyeler tarafından ise işçilik alacaklarının
belirlenebilir alacak olduğu bu nedenle belirsiz alacak davasına
konu edilemeyeceği ne var ki hukuki yarar yokluğuna ilişkin dava
şartının tamamlanabilir olumlu dava şartı olduğundan davacıya davasını
harç eksikliği tamamlanarak tam davaya dönüştürmesi için süre verilip
dava şartı eksikliği tamamlatılarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiği,
bu nedenle kararın belirtilen değişik gerekçe ile bozulması gerektiğini
ileri sürmüşler iseler de bu görüşler kurul çoğunluğu tarafından belirtilen
nedenlerle kabul edilmemiştir.
Tüm bu nedenlerle, yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde
bir isabetsizlik görülmediğinden, usul ve yasaya uygun direnme kararının
onanması gerekmiştir.

SONUÇ
Açıklanan gerekçeyle; davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile
temyiz olunan direnme kararının ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı
(1.550,65 TL) harcın temyiz edenden alınmasına, 17.06.2015 gününde
yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

İSTANBUL BAROSU DERGİSİ • Cilt: 89 • Sayı: 6 • Yıl: 2015

bu konu ile ilgili mail gönderin. e mail adresiniz? 
Subject 
Field 3 
Field 4 
Field 5 
  Send me a copy